İslam

Titanic Filmi Üzerinden Bir Deizm Sorgulaması – Prof. Nurullah Çetin

*İngiltere’de yapımı üç yılda tamamlanan Titanic adlı bir gemi, 2.206 yolcusuyla 10 Nisan 1912 günü İngiltere’nin Southampton Limanı’ndan New York’a doğru yola çıktı. Ancak 15 Nisan günü buzdağına çarparak Atlas Okyanusu’nda battı ve 1500 yolcusu öldü. Bu facianın 11 farklı filmi vardır. Ama en güzeli yönetmen James Cameron tarafından 1997’de çekilen filmdir. O filmi izlemeyenlerin mutlaka izlemesini tavsiye ederim.

Zira bu film, deizmin insanları nasıl bir belirsiz karanlığa, bilinmezliğe ve uçuruma sürüklediğinin ve insanların sonsuz hayatlarını nasıl kararttığının; adeta deizmin insanların en büyük katili olduğunun bir belgesi niteliğine sahip bir filmdir. Gerçek olaydan ve bunun filmi olan Titanic’ten hareketle Deizmin insanı nasıl trajik bir sona sürüklediğini anlamaya çalışalım:

*Gemi, bütün özellikleriyle lüks, modern dünyanın bir modeli, bir örneği olarak alınabilir. Zira gemi o kadar büyük ve o kadar lüks yapılmıştı ki içinde lüks bir sarayda; hatta modern bir şehirde olan her şey vardı. Gemideki insanları, yolcuları, zenginleri tanımlayan tek değer vardı; o da para, madde, tüketim, müzik, oyun, eğlence, aşktı.

*Geminin okyanustaki yolculuğu, insanın ömrü boyunca bu dünyadaki hayat yolculuğunu temsil eder. Gemide yolcular, yolculukları boyunca eğleniyorlar, yiyorlar içiyorlar, güle oynaya gidiyorlar, maddi anlamda tadılabilecek her türlü zevki tadıyorlardı. Maddi zevk ve hazlar içinde başka bir şey düşünmüyorlardı.

*Geminin buzdağına çarparak batması da dünyanın, hayatın ve ömrün mutlaka ölüm gibi, kıyamet gibi bir buzdağına çarparak batması olgusunun örneği ve simgesidir. Aşkın en tatlı yerinde hayatın yarıda kalmasıdır. Bu da çaresizlik, şaşkınlık ve trajediyi doğuruyor. Dönemin mühendislik harikası olarak adlandırılan Titanic’in batmasına hiç bir mühendis imkân tanımıyordu. Aynen bunun gibi sadece dünya hayatının maddi zevkleriyle sarhoş olanlar da bu hayatın bir gün son bulacağına adeta ihtimal vermeyen bir düşünceyle yaşayıp gidiyorlar.

*1900’lü yıllarda Batı, bilim ve teknolojide hızla ilerlemeye başladı ve zamanı, mekanı, kainatı kontrol altında tutacağına, kendilerine hiçbir tabiat gücünün engel olamayacağına inanıyorlardı. Hatta tamamen maddi bir nesne olan bu gemiye o kadar büyük bir güç yüklemişlerdi ki adeta onu bir Tanrı gibi görüyorlar ve gemiye Yunan mitolojisindeki en güçlü Tanrılardan birisinin ismi olan “Titanic” ismini vermişlerdi. Gemi sahipleri, subaylar, kaptanlar sık sık yolculara: “Bu gemiyi Allah bile batıramaz” diyerek gurur ve kibirle şişine şişine yürüyorlardı.

Aynen bunun gibi tamamen maddeci, materyalist bir dünya görüşüne bağlı olan kişiler de bilim ve teknolojinin her şeye hâkim olacağına öylesine inanıyorlar ki maddi anlamdaki dünyaya ait her şeyi ilahlaştırıyorlar, yaratıcı ve sahip olan gerçek Allah’ı reddediyorlar.

*Gemide Birinci mevki için 50 bin dolar ödeyen yolcular, şatafatlı bir lüks içerisinde seyahat ediyorlardı. Bu dünyanın maddi zenginliğine güvenen insanlar da vur patlasın çal oynasın havasıyla hayatları boyunca lüks ve eğlence içinde yaşayıp gidiyorlar. Ahirete inanmadıkları için, yaşanabilecek tek hayat süresi olarak salt bu dünya hayatını bildikleri için, ölümden sonra yok ve hiç olacakları inancı onları trajik bir çaresizliğe sürüklüyor.

Böylesine tatlı bir hayatın sonsuza dek sürüp gitmesi isteği, aslında ruhlarında alttan alta hep varlığını koruyor. Ama ahirete inanmadıkları için, ruhlarının sonsuzluk arzusunu geçici süre uyuşturucu görevi gören eğlence ile gidermeye, ikna etmeye çalışıyorlar. Aslında kendilerini avutuyorlar ya da kandırıyorlar. Trajedi tam da burada ortaya çıkıyor: Sonsuza kadar maddi hazlar içinde yaşama arzusu bir tarafta, ölüm bir gerçeklik olarak öbür tarafta duruyor. Bu ikisinin çatışması kaçınılmaz. Bu çatışmadan kişinin kendisini, sonsuzluğa talip ruhunu ikna ve teselli edecek bir çözüm üretememesi sonucu ortaya çıkan trajik kırılma. Deizmin durumu tam da böyle bir şey.

*Gemide her şey vardı ama dürbün yoktu. Dürbün olsaydı felaketi görüp yollarını değiştirecekler ve kurtulacaklardı. Deistin de ileriyi gösterecek dürbünü yoktur. Dürbün, hakikati gösteren kutsal kitaptır. Kur’an’dır. Deistler kitaba, Kur’an’a inanmadıkları ve onun rehberliğinde bir hayat kurgulamadıkları ve yaşamadıkları için hayat yolculuklarında dürbünsüz kalıyorlar ve sonsuza dek cehennemde kalmak gibi bir buzdağı felaketine çarpacaklarını akıl edemez haldeler.

*Ahiret inancı, dünyada karşılaşılabilecek her türlü felaket için tek teselli kaynağıdır. Yazık ki deist, bu teselli kaynağından mahrumdur ve yakıcı, acıtıcı trajedisiyle çaresizce baş başadır. (27.04.2018)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.