Tarihi Bilgiler

Osmanlılarda Elçiler

Osmanlılarda Elçiler. Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren Bizans, Germiyanoğulları, Karamanlılar, Candaroğulları, Memlükler, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Umurlular ve diğer devletlerle diplomatik münasebetler içinde olmuştur. Osmanlılar’ın Rumeli ve Anadolu’daki fetihler sonucu süratle büyüyüp Karadeniz ve Akdeniz sahillerinde hâkimiyetlerini genişletmeleri üzerine bu bölgelerde önemli çıkarları olan Venedik, Ceneviz ve Milano gibi İtalyan devletleri diplomatik ilişki kurmak amacıyla elçi göndermişlerdir. İlk defa Venedikliler girişimde bulunarak 1408’de Emîr Süleyman ve Çelebi Mehmed ile barış antlaşması yaptılar. Milano hükümeti XV. yüzyılın birinci yarısında Edirne’ye Benedikto’yu, 1494’te İstanbul’a Luigi Sforza’yı gönderdi. Osmanlı Devleti’yle bazı ticarî ilişkiler içinde bulunan Ceneviz’in ise 1451’de Fâtih Sultan Mehmed’e bir elçi yolladığı bilinmektedir. Osmanlılar’ın Batı’ya ve Doğu’ya karşı takip edeceği siyaset ve stratejisini belirlemesinden, özellikle Avrupa ile olan ilişkilerini sıklaştırmasından sonra muhatap ülkelerle diplomatik temasları ve elçi teâtisi hayli yoğunlaşmış ve hassas dengeler üzerine oturtulmuştur. Bu diplomatik münasebetleri, temas halinde bulunulan devletlerin dost veya düşman, müslüman yahut gayri müslim olmaları, mezhep durumları (Sünnî-Şiî/Protestan-Katolik) gibi bazı hukukî, dinî, siyasî telakkiler belirlemiş ve etkilemiştir. Ancak karar ve davranışlarda İslâm hukukunun esaslarından hareket edilerek yorumlar yapıldığı ve uygulamaya daima bu yönde açıklık getirildiği görülmektedir.

Elçiler, Osmanlı sınırlarından içeri girdikleri andan itibaren İslâmî eman telakkisine göre misafir olarak kabul edilmiş ve yol güvenlikleri, her türlü iâşe ve ibâteleri devlet tarafından karşılanmıştır. Hatta devletin güçlü olduğu dönemlerde, henüz sınırdan girmeden önce başka ülkelerden geçerken bile elçilerin can güvenlikleriyle ilgilenildiği görülmektedir. Meselâ Roma Germen İmparatorluğu’nun Alman kanadını idare eden Ferdinand’a gönderilen 1541 tarihli bir nâmede, kardeşi İmparator V. Karl (Charles Quint) tarafından İstanbul’a gelirken İtalya’da alıkonulan Fransa elçisinin serbest bırakılması istenmişti. Ancak elçinin geldiği ülke ile Osmanlı Devleti’nin arası açılınca veya savaş hali olunca elçi hapsedilirdi. Bu uygulamaya 1806’da Rusya’ya harp ilânı sırasında son verilmiştir.

İstanbul’da ilk daimî elçilik veya ikamet elçiliği fethin ertesi yılı Venedik Cumhuriyeti tarafından kurulmuş, onu 1475’te Lehistan, 1497’de Rusya, 1525’te Fransa, üç yıl sonra Avusturya, 1583’te İngiltere ve 1612’de de Hollanda’nın açtığı elçilikler takip etmiştir. Osmanlılar ise bu devletlerde daimî elçilik kurma uygulamasına XVIII. yüzyılın sonlarına kadar gitmemişlerdir. Avrupa devletlerinin İstanbul’da devamlı surette elçi bulundurması hususunun, Osmanlılar tarafından devletin büyüklüğünün ve padişaha gösterilen saygının bir ifadesi şeklinde değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Diğer devletlerde daimî elçi bulundurma usulünün uzun süre benimsenmemesi ise geleneklerle açıklanabilir; çünkü daha önceki İslâm ve Türk devletlerinde daimî elçilik uygulaması bulunmamaktadır. Konuyu Avrupa’nın dârülharp* olması ve bir müslümanın da dârülharpte uzun süre kalmasının câiz görülmemesi sebebiyle ikamet elçiliği tesisine gidilmediği şeklinde açıklamak İslâm devletler hukuku ile uyuşmamaktadır; ayrıca Osmanlılar’ın müslüman devletlerde de dâimî elçilik açmadığı bilinen bir husustur. Osmanlı Devleti genellikle tenkit edildiği, Avrupa diplomasi anlayış ve tatbikatının dışında kalma ve devamlı elçi bulundurma uygulamasına gitmeme siyasetini güçlü olduğu dönemde kendi menfaati açısından daha uygun görmüştür. Çünkü böylece Avrupa’nın politik ve diplomatik oyunlarının ve taahhütlerinin içinde eli kolu bağlı hale düşmemiş, serbest hareket imkânı bulmuştur. İdarenin başlangıçtan beri çeşitli istihbarat kaynaklarına sahip olması da daimî elçilik bulundurmaya bir ölçüde ihtiyaç hissettirmemiştir. Yabancı hükümdarların taç giymeleri, savaş hali ve barış şartlarının görüşülmesi gibi hususlar için fevkalâde veya muvakkat elçiler görevlendirilmiş, bunlar vazifelerini ifa ettikten sonra döndüklerinde bulundukları ülkeler hakkında bilgi vermişlerdir. Diğer haber alma kaynaklarının başında, Osmanlı hizmetinde bulunan muhtelif milletlere mensup mühtediler gelmekteydi. Kendilerine müteferrikalık, çavuşbaşılık, kapucılık gibi çeşitli görevler verilen bu kimseler doğrudan veya dolaylı olarak elde ettikleri bilgileri merkeze ulaştırmaktaydılar. Fenerli Rum ailelerden, ticaret maksadıyla çeşitli Batı ve Doğu memleketlerine giden tüccarlardan ve özellikle bilgi toplamak üzere görevlendirilen casuslardan çok çeşitli istihbarat alınıyor ve bunlar Dîvân-ı Hümâyun’da değerlendiriliyordu. Dîvân-ı Hümâyun’un ve daha sonra da Bâbıâli’nin İstanbul’daki dâimî elçilerin birbirleriyle olan menfaat çatışmalarından ve aralarındaki rekabetten ustaca faydalanmayı bilmesi de çok sağlıklı diplomatik bilgilerin teminine vasıta olmuştur. Osmanlı hükümeti padişahların tahta çıkışlarını bildirmek, kazandıkları zaferleri duyurmak, Avrupa kral ve imparatorlarının taç giymelerini kutlamak, barış şartlarını görüşmek, akdedilen muahedenin tasdikli metnini göndermek, muahededen sonra dostluğu teyit etmek, zaman zaman ortaya çıkan sınır ihtilâflarını gidermek, her türlü cevabî mektubu yollamak gibi çeşitli sebeplerle ve yeni gelen bir elçiye karşılık olarak yahut yabancı bir devletin talebi üzerine fevkalâde elçiler görevlendirmiştir.

Osmanlı Devleti ilk defa III. Selim döneminde belli başlı Avrupa merkezlerine dâimî elçi göndermiştir (1793). Türk diplomasisi için bir dönüm noktası teşkil eden bu uygulamaya gidilirken büyük zorluklarla karşılaşılmıştır. Önceleri yabancı dil bilen, doğrudan müzakerelerde bulunacak, Avrupa’daki gelişmeleri takip edecek, Batı kültürü almış temsilci bulunamadığından elçinin bu eksiklikleri gayri müslim sefaret tercümanları ile giderilmek istenmiş, ancak sadakatleri şüpheli bu kişiler zaman zaman devlete ihanet etmiş ve skandallara sebep olmuşlardır. Meselâ Moralı Seyyid Ali Efendi’nin Paris elçiliği sırasında (1797-1802) sefaret tercümanı olan Osmanlı Rumu Godrika Fransa hesabına çalışmış, Bâbıâli ile Ali Efendi arasında gidip gelen bütün yazıların kopyalarını Başbakan Talleyrant’a vermiştir. Daha sonra devlet bu konunun önemini kavrayarak 1821’de Bâbıâli Tercüme Odası’nı açmış ve dil bilen müslüman diplomat yetiştirmeye başlamıştır. İkinci önemli güçlük, daimî elçilik uygulamasında yabancı devletlere ne şekilde ve hangi seviyelerde diplomatik temsilci gönderileceğinin bilinmemesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, İngiltere’nin İstanbul’daki elçisi Sir Robert Ainslie ile Reîsülküttâb Mehmed Râşid Efendi’nin daimî ikamet elçilikleri konusunda 10 Temmuz 1793’te görüşmesi sağlanmıştır. Rumeli Kazaskeri Tatarcık Abdullah Efendi’nin de hazır bulunduğu bu görüşmede ikamet elçiliğinin gereği ve önemi, elçi tayininde takip edilecek formaliteler, elçinin İngiltere hükümeti nezdinde haiz olacağı itibar, taşıyacağı rütbe ve paye gibi konular müzakere edilmiştir. İngiliz elçisi çeşitli tercih ve ihtimalleri, yapılacak merasimleri, güzergâh problemlerini, büyükelçi ve ortaelçilerin maiyetleri konularını, diğer Avrupa devletleriyle mukayeseler yaparak ve çeşitli seviyelerdeki elçiliklerin devlete tahminî maliyetini ayrıntılı bir şekilde hesaplayarak anlatmış ve İngiltere’ye gönderilecek elçiye herhangi bir protokol hatasına düşmemesi için her türlü yardımı yapacağını söylemiştir (Karal, s. 169 vd.). İlk merhalede Londra, Paris ve Viyana gibi belli başlı Avrupa merkezlerine gönderilen dâimî elçilerden istenilen sonuç alınamamışsa da beraberlerinde götürdükleri genç kadroların uzun süre buralarda kalıp yabancı dil öğrenmeleri ve birçok yönüyle Batı’yı tanımaları neticesinde yetenekli diplomatlar yetişmiştir. Dâimî elçilik uygulamasına birkaç yıl sonra iç ve dış gaileler sebebiyle ara verilmiş, ancak II. Mahmud zamanında 1834’te yeniden başlanmış ve bir daha da kesintiye uğratılmamıştır.

Başlangıçtan itibaren genellikle seyfiye ve kalemiye erbabı elçi olarak çeşitli yerlere gönderilmekle birlikte ilmiye sınıfı mensuplarının da yerine ve ülkesine göre sık sık elçi olarak görevlendirildiği bilinmektedir. Özellikle İran, Özbekistan ve Fas gibi müslüman ülkelere ilmiye mensupları gönderilmiştir. Müslüman ülkelere giden elçilerin gittikleri yerlerde çok çeşitli dinî sorulara muhatap olmaları bunun başlıca sebebi olabilir. Bu gelenek XIX. yüzyılda da devam etmiştir.

Osmanlı elçileri çeşitli mülkî, askerî ve idarî payelerle gönderilirdi. Beylerbeyilik. defterdarlık, paşalık bu payelerin başlıcalarını teşkil eder. XVIII. yüzyılda Osmanlı elçileri başlarına sarık takmaktaydılar. Sırtlarındaki iç elbiseleri çeşitli renklerde olup bunun üzerine giydikleri kaftan genellikle kırmızı ve mavi olurdu. Bazıları kürk giyerdi. Kuşaklarında murassa‘ hançer taşırlardı. XIX. yüzyılda fes kabul edildikten sonra elçiler fes ve siyah çuhadan elbise giymeye başladılar. Forma olarak rütbelerine göre tel ile işlemeler taşırlar, bunların üzerine kazanmış bulundukları nişanları takarlardı (Unat, s. 237).

Yabancı ülkelerden gelen elçilerle maiyetlerinin yiyecek, yatacak, at ve araba masrafları önceden hesaplanarak bunların karşılanması konusunda hazırlık yapmaları için. sınırdan İstanbul’a kadar takip edecekleri güzergâh üzerinde bulunan yerlerin sancak beyi, kadı, nâib ve mütesellim gibi yetkililerine hükümler yazılır, ayrıca elçiyi sınırda karşılamak üzere rütbesine uygun bir mihmandar tayin edilirdi. Elçiler yol boyunca geçtikleri yerlerin idarecileri tarafından karşılanır, kendilerine ikramda bulunulur ve konaklama yerleri hazırlanırdı.

Elçilerin Dîvân-ı Hümâyun’a kabulü ve padişahın huzuruna çıkışı yerli ve yabancı birçok kaynakta yer almıştır. Tevkīî Kānunnâmesi’nde (MTM, I, 513-514)

“Kānûn-ı Elçiyân” başlığı altında elçilerin arz ve ulufe günlerinde Dîvân-ı Hümâyun’a kabul edilecekleri belirtilmekte ve bununla ilgili merasimin müslüman ve hıristiyan elçiler için gösterdiği farklılıklar etraflı bir şekilde açıklanmaktadır. Bu konuda, elçilik heyeti içerisinde gelen görevlilerin bazan tutmuş oldukları günlükler ve seyahatnameler de önemlidir. Meselâ Seyyah Dernschwam, 1553’te elçinin İstanbul’da Veziriâzam Rüstem Paşa’ya, Vezir Ahmed Paşa’ya ve diğer erkâna yaptığı ziyaretlerden ve sunduğu hediyelerden bahsetmektedir. Avusturya elçisi Frederik Kregwitz’in 1591’de divana ve III. Murad’ın huzuruna kabulü, aynı heyette bulunan tarihçi B. W. Wratislaw tarafından hâtıralarında bütün ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Müellif hediyelerin önceden gönderilişini, kendilerinin sarayın birinci ve ikinci avluya gelişlerini, bu avluların ve buradaki görevlilerin âhenk ve intizamını, özellikle savaş meydanlarında yerlerinde duramayan sert ve hırçın yeniçerilerin burada bir mermer heykel gibi sabit ve sakin duruşlarını, I. Murad’ın Kosova’da bir Hırvat tarafından öldürülmesinden beri âdet olan silâh aramasını, ardından her biri birer sanat şaheseri olan halılarla döşeli, altın ve mücevherlerle süslü Arz Odası’na girişlerini, orada diz çökme ve el öpmelerini geniş biçimde tasvir etmektedir. Mühtedi bir tercüman elçinin sözlerini III. Murad’a aktarmış, elçi itimatnâmesini padişaha sunmuş, padişah nâmeyi sadrazama verdikten sonra imparatorun sağlığını sormuştur. Müellif Arz Odası’nın ve tahtın ihtişamını dile getirmekten âciz olduğunu belirtmektedir. Huzurdan ayrıldıktan sonra ikram edilen yemekte pirinç çorbası, kızartma ve haşlama tavuk eti, fırında pişmiş koyun etiyle çeşitli sebze yemeklerinin, salata ve şerbetlerin sunulduğunu, yemeği yer sofrasında ve boyalı tahta kaşıklarla yediklerini, sofrada şarap ve bıçak bulunmadığını anlatmaktadır (Hammer [Atâ Bey], VII, 175-176; Wratislaw, s. 56-60).

XV-XVII. yüzyıllarda elçilerin padişah, sadrazam ve diğer devlet erkânı tarafından kabulüne dair Osmanlı kroniklerinde yer alan çeşitli pasajların merasimleri tanıtma açısından bütünlükten uzak olduğu görülmektedir. XVIII. yüzyılda ise teşrifat mecmuaları elçi kabulleriyle ilgili sistemli ve ayrıntılı bilgi vermektedir.

Elçilik heyetleri İstanbul’da kendilerine tahsis edilen mekânlara yerleştikten sonra birkaç gün içinde Paşa Kapısı’nda sadrazam tarafından kabul edilirdi. Kabulden önce elçiye davet için dergâh-ı âlî çavuşlarından biri gönderilir, ayrıca Paşa Kapısı ile Arz Odası, Mehterhâne-i Âmire’den ve Enderun Hazinesi’nden getirilen ve Osmanlı ihtişamını sergileyen eşya ile süslenirdi. Elçinin rütbesine ve İstanbul, Galata veya Üsküdar’da ikametine göre karşılanışı farklı olurdu. Elçi sadrazamın huzuruna alındıktan sonra mektubunu takdim eder, görüşmelerden sonra kendisine ikramda bulunulur, hil‘atler giydirilir ve yine belirli bir merasimle ikametgâhına uğurlanırdı. Elçi daha sonra sadrazam ve adamları için getirdiği hediyeleri gönderirdi.

Elçilerin Dîvân-ı Hümâyun’a kabulü, teşrifat mecmualarında anlatıldığına göre, arkasından padişahın huzuruna çıkarılacaklarından dolayı daha büyük bir merasimle olurdu. Elçinin saraya gelişi, “galebe divanı” da denilen ve kapıkulu ocaklarına maaş verilmesi dolayısıyla yapılan ulûfe divanına denk getirilir, eğer bu mümkün olmuyorsa ayrı bir galebe divanı düzenlenirdi. Galebe divanı elçinin kabulüyle ilgili merasimi içine almaktaydı. Bu merasim çerçevesinde Dîvân-ı Hümâyun ve diğer ziyaret yerlerine halılar döşenir, buralar altın, gümüş eşya ve mücevherlerle süslenirdi; bu âdet Osmanlı Devleti’nin güç ve kudretinin bir ifadesi olarak kabul edilirdi. Kitâbü Mesâlihi’l-müslimîn’de (s. 127), Osmanlı payitahtına gelen elçilerin gördükleri ihtişamı memleketlerine döndüklerinde anlatacakları belirtilerek Hazîne-i Âmire’de bulunan altın ve gümüş ziynet eşyasının görünebilecek yerlere süs olarak konulması teklif edilmektedir. Elçi İstanbul tarafında kalıyorsa konağına, Galata’dan geliyorsa Bahçekapı’da iskeleye geceden atlar gönderilir, o da maiyetiyle birlikte Alay Köşkü önünden geçerek güneşin doğması sırasında, eğer İran, Özbek ve Fas gibi müslüman bir ülkenin elçisi ise sabah namazını Ayasofya Camii’nde kıldıktan sonra Bâb-ı Hümâyun’a gelirdi. Karşılama merasiminin ardından elçi Orta Kapı’ya, burada Fetih sûresinin okunması ve diğer mûtat merasimin yapılmasından sonra İkinci Avlu’dan Dîvân-ı Hümâyûn’a getirilir ve müslüman veya hıristiyan olmasına göre kendisi için hazırlanan yere oturtulurdu. Batılı elçilerin iskemleye, İran elçisinin mindere oturduğuna dair kayıtlar bulunmaktadır. Elçiye hatırı sorulduktan sonra normal divan toplantısı yapılır, sonunda yemek yenilirdi. Yemekten sonra elçi ve maiyetine Bâbüssaâde’de kürkler ve hil‘atler giydirilirdi. XVIII. yüzyılda Avrupa elçilerine giydirilen çeşitli hil‘at ve elbiselerin dökümü Teşrifât-ı Kadîme’de listeler halinde verilmiştir (s. 132-143) Yeniçeri ağası ve divan üyelerinin Arz Odası’na girişleri bitinceye kadar elçilik heyeti bekletilir, daha sonra elçi ve maiyetinden önde gelen birkaç kişinin koltuklarına ikişer kapucubaşı girerek padişahın huzuruna çıkartılırdı. Elçilerin hediyeleri bir gün önceden saraya takdim edilir ve teşrifatçı tarafından defterlere kaydedilirdi (Kütükoğlu, Prof. Dr. İsmail Ercüment Kuran’a Armağan, s. 218-224).

Elçinin hükümdarından mektup getirmesi esastı; aksi takdirde huzur-ı hümâyuna kabul edilmezdi. Selânikî nâmesiz elçiye itibar edilmeyeceğini belirtmektedir. Kendi ülkelerinden nâme getiren, ancak padişaha hitaben yazılmış mektubu olmayan elçiler de huzura çıkamaz, ancak sadrazamla görüşürdü. 1674’te gelen Özbek elçisi mektup ve hediyelerin kaybolduğunu bildirmiş, yapılan araştırmada yalan söylediğinin anlaşılması üzerine geri gönderilmiştir (Defterdar Sarı Mehmed Paşa, s. 44-45). Daha önce de buna benzer bir hadise olmuş ve hediyelerini Gebze’de çaldıran Özbek elçisinin ancak kayıpları bulunduktan sonra padişahın huzuruna çıkmasına izin verilmişti (Selânikî, s. 725-727). Padişahın huzuruna çıkış sırasında elçinin kurallara uyması ve her türlü silâhını bırakması gerekirdi. Elçiler huzûr-ı hümâyuna kabul edilip mektuplarını sunduktan sonra cevabî mektubu alıncaya kadar bazan dört beş aya varan uzunca bir zaman İstanbul’da kalırlardı. Sadrazam, vezirler ve devlet erkânının bu süre içinde kendilerini ağırlaması bir gelenekti.

Elçilerin padişahla görüşmeleri her zaman kolay olmaz, çeşitli geleneksel şartları yerine getirmeleri gerekirdi. XVI. yüzyılda bütün şartları yerine getirmelerine rağmen elçilerin huzura çıkmaları yine de çok zor olurdu. Hükümdarın Edirne’de veya sefer münasebetiyle uzak bir şehirde bulunması halinde elçilik heyeti oraya kadar giderdi. Meselâ Ootgeer Giselijn van Busbeke Kanûnî Sultan Süleyman’ın huzuruna Amasya’da çıkmış, birçok elçi de Edirne’de padişah ile görüşebilmiştir. Aynı şekilde II. Selim de 1567-1568 kışını Edirne’de geçirdiğinden Alman İmparatorluğu’nun, Fransa ve Lehistan krallıklarının, Venedik ve Raguza cumhuriyetlerinin, Osmanlı Devleti’ne tâbi Eflak, Boğdan ve Erdel prensliklerinin elçileri burada huzura kabul edilmiştir. I. Şah Tahmasb’ın göz kamaştırıcı hediyelerle yolladığı Revan Valisi Şah Kulı Han başkanlığındaki çok kalabalık İran elçilik heyeti de Edirne’ye gelmiş ve II. Selim, Safevî elçilik heyetinin ve hediyelerinin ihtişamını görmeleri için o sırada Edirne’de bulunan elçilerin geçit alayını seyretmelerini istemişti. Ancak padişahın çeşitli sebeplerle elçiyi huzuruna kabul etmediği de olurdu; meselâ Yavuz Sultan Selim Çaldıran seferi sonrasında Amasya’da iken Şah İsmâil’den gelen bir elçilik heyetini kabul etmemiştir.

Diğer taraftan yabancı ülkelere gidecek kalabalık elçilik heyetlerinin de padişah huzuruna çıktıkları bilinmektedir. Tarihçi Râşid Mehmed Efendi başkanlığında 300 kişilik bir heyet 1728’de İran’a hareketinden önce o sırada Dolmabahçe Kasrı’nda olan III. Ahmed’in önünde bir resmigeçit yapmışlar, bu arada Râşid’e bir hil‘at giydirilmiştir. İran şahına gidecek olan nâme-i hümâyun da sadrazam İbrâhim Paşa tarafından kendisine verilmiştir (Çelebizâde, s. 589-590).

Elçiler, siyasî duruma ve üzerinde durdukları konunun önemine göre ülkelerinden değerli hediyelerle gelirlerdi. İngiltere, Fransa, Hollanda gibi ülkeler, kapitülasyonların yenilenmesi veya kapsamının genişletilmesi münasebetiyle gönderdikleri elçilerle birlikte ticarî çıkarlarının pekiştirilmesi için çok kıymetli hediyeler yollamışlardır. Ayrıca Avusturya ve İran da münasebetlerin düzgün gitmesi için değerli hediyeler sunardı. Bu gibi devletlerin dış işleri yetkilileri padişah ve devlet erkânının hoşlandığı şeyleri bilir, ona göre hediye seçerlerdi. Doğu’dan gelen hediyelerle Batı’dan gelenler çok farklı idi. Doğu’dan genellikle başta Kur’an olmak üzere kitaplar, halı, ipek, ayrıca fil ve gergedan gibi Anadolu’da bulunmayan hayvanlar gelirken Batı’dan özellikle saat, kumaş ve çeşitli gümüş eşya gönderiliyordu. Osmanlılar’ın güçlü olduğu dönemde Doğu ve Batı devletleri elçi yollamak ve hediye sunmakta âdeta yarış ederlerdi.

1591’de Avusturya elçisi padişah dışında sadrazam ve diğer devlet ricalini ziyaretinde de çeşitli hediyeler sunmuştur. Sadrazam Ferhad Paşa’ya 3000 kuruş, iki takım gümüş su testisi, leğen, maşrapa, iki gümüş kaplama kova, iki büyük sürahi ve altısı Türk süvarisi şeklinde çeşitli çalar saatler takdim etmiş, vezirlere de benzer hediyeler vermişti. Bu hediyeler arasında özellikle çalar saatler ağırlık taşıyordu (Wratislaw, s. 49-50). Avusturya elçilerinin yıllık vergi ödemeleri sırasında ayrıca yol üzerindeki beylerbeyi, bey ve diğer önemli görevlilere de hediye vermeleri âdetti. XVII. yüzyıla ait bir anonim kaynak Avusturya elçisinin Estergon beyine 1000 kuruş, bir gümüş kupa ile kadeh, tüfek ve saatler; Budin beylerbeyine 3000 kuruş, birkaç gümüş kupa ile kadeh ve saatler; Budin defterdarı ve yeniçeri ağasına da münasip hediyeler verdiğini belirtmektedir. Avusturya’ya aynı şekilde mukabil hediyeleri de Budin beylerbeyinin adamları götürür, bu hediyelerin naklinde Tuna nehrinden istifade edilirdi. 1700 yılında Avusturya ile Osmanlı Devleti arasında karşılıklı gönderilen hediyeler iki taraf hakkında bilgi vermektedir. Avusturyalılar’ın yolladıkları başlıca hediyeler 2000 duka altını, dürbün, altın zincir ve madalya, içi çeşitli değerli eşya ve kumaşlarla dolu leğen, kavanozlar, gümüş maşrapalar, gümüş çubuk ve parçalar, yünlü kumaşlar ve diğer bazı armağanlardır. Türkler’in hediyeleri ise develer, katırlar, Türk ve Arap atları, çitalar, koşum ve eğerler, tahtırevan ve çadırlar, Türk ve İran kumaş ve halıları, altın işlemeli kumaş, pamuklu bez, samur kürk, kaftanlar, işlemeli gömlekler, mendiller, misk keseleridir (Desmet-Gregoire, s. 186).

Çok defa İran’dan gelen hediyelerin zenginliği göz kamaştırıcı olurdu. Meselâ II. Selim’in cülûsunu tebrik ve Amasya Antlaşması’ndan beri devam eden barışın uzatılması için gelen İran elçilik heyetinin Edirne’de padişaha sunduğu hediyeler arasında, sâyebanları altın işlemeli ve resimli iki ipek çadırla yazısı Hz.

Ali’ye izafe edilen murassa‘ bir Kur’an, tezhipli ve murassa‘ bir şehnâme, küçük bir armut şekil ve hacminde yakut, 10 miskal ağırlığında iki inci, içlerine zehirli madde konulduğu zaman çatlayıp kırılan sekiz mavi kâse, 164.000 altın kıymetinde resimli ipek İran ve Horasan halısı ile kumaşları gibi değerli eşya dikkat çekiyordu. Hediyeler arasında bunlardan başka kırk av şahini ve ayrıca II. Selim’le saltanat mücadelesi içine girip daha sonra kaçtığı İran’da idam edilen kardeşi Şehzade Bayezid’in silâhlarıyla atları ve diğer eşyası da vardı. Sadrazam ve vezirlere de birçok değerli hediye verilmişti (Dânişmend, II, 375).

Osmanlı ülkesine gelen elçilik heyetlerinin maiyet ve sayıları hakkında da bazı bilgiler vardır. Çok kalabalık bir heyet halinde gelen İran elçilerinin maiyetine dair ayrıntılı bilgiler bulunmamakla birlikte Avrupa’dan gelenlerin maiyetiyle ilgili kendileri tarafından tutulmuş listelere rastlanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre heyette tercümanlar, bir sır kâtibi ve diğer kâtipler, mektupçu, tabip, cerrah, rahip, berber, aşçı ve çeşitli hizmetkârlar yer alıyordu. Ayrıca bunların yanında bazan bir kısmı kendi isteğiyle ve masraflarını kendileri karşılamak suretiyle heyete katılan ressam, seyyah, âlim ve tâcirler de bulunurdu. Kanûnî Sultan Süleyman zamanında Alman elçilik heyetinde bulunan ve konuyla ilgili bir de kitap yazmış olan H. Dernschwam, kendi hesabına bu heyete katılan bir seyyah ve ticaret temsilcisi olduğu gibi 1800’de İngiliz elçisi Hunt’la birlikte Carlyl’in Bizans’tan kalma yazmaları araştırmak üzere İstanbul’a geldiği bilinmektedir (Erünsal, s. 103-104). Osmanlı idaresi de elçilik heyetlerinin hizmetine müslüman tercüman, birkaç yeniçeri, çavuş ve başka görevliler tahsis eder, ayrıca gerekli hallerde elçilerin devlet nezdindeki işlerini takip etmek ve haberleşmeyi sağlamak üzere birer kapı kethüdası görevlendirilirdi.

1553’te Avusturya elçilik heyeti İstanbul’a yaklaşınca elçi atlarını ve adamlarını sayıp bir tezkire ile karşılamaya gelen yetkiliye bildirmiş, kendisine de padişah tarafından nasıl kabul edileceklerini ve her türlü ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını açıklayan bir tâlimatnâme verilmişti (Dernschwam, s. 66). 1591’de yıllık vergiyi de (haraç) beraberinde getiren yeni Avusturya elçisi Frederic Kregwîtz’in elli kişilik maiyeti kardeşleri, elçilik kâhyası, mîrâhur, rahip, sır kâtibi, özel hizmetkârlar, mâbeyinciler, tercüman, sâkî, levazım memuru, mutfak kâhyası, kilerci, eczacı, berber, kuyumcu – saatçi, gümüşçü, boyacı, terzi, kilise kayyimi, aşçılar, şekerci, demirci, elçinin arabacısı ve diğer hizmetkârlardan oluşuyordu (Hammer [Ata Bey], VII, I 76; Wratislaw, s. 61) İran elçilik heyetleri ise çok daha kalabalık olurdu. Şah Tahmasb’ın II. Selim’e gönderdiği ünlü heyetin mevcudu bir rivayete göre 720, başka bir rivayete göre ise 1000 kişi idi. 1576 yılında elçi Tokmak Han’ın da 250 kişilik bir maiyet, 500 deve yükü eşya ve hediye ile geldiği bilinmektedir (Dânişmend, III, 6).

Elçilik maiyeti arasında sefaret tercümanlarının önemli bir yeri vardı. Elçiler beraberlerinde tercüman getirirlerdi; hatta büyük devlet elçilerinin yanında birden fazla tercüman bulunur, bunlardan biri baştercüman olurdu. Divandan da dâimî elçiliklere müslüman tercümanlar tahsis edilirdi; ayrıca büyük şehirlerdeki konsolosluklarda da yerli tercümanlar çalışırdı. Son dönemlerde bu tercümanlar gayri müslim Rumlar’dan seçiliyordu ve görevleri dışında başka faaliyetlerde bulunmaları yasaklanmıştı. XVIII. yüzyılda büyük devletlerin elçilik ve konsolosluklarında istihdam ettiği tercümanların sayısı 200’ün üzerindeydi.

Türk elçilik heyetlerinin de kalabalık bir maiyeti olduğu ve bunun ihtiyaca, işin önemine göre değiştiği görülmektedir. Meselâ 1728’de Râşid Mehmed Efendi’nin başkanlığında İran’a giden elçilik heyeti 300 kişiden oluşmaktaydı.

Saray arşivinde Doğu ve Batı ülkelerinden gelmiş elçilere yapılan masraflarla ilgili birçok muhasebe defteri bulunmaktadır. Bu defterlerde, meselâ Ağustos 1573-23 Mart 1574 tarihleri arasında İstanbul’da kalan Avusturya elçilik heyetine verilen yirmi iki çeşit yiyecek maddesinin karşılığı olarak hazineden 258.323 akçe gibi büyük bir meblağın ödendiği görülmektedir. Bu masraf içinde ekmek, şeker, bal, tavuk ve koyun eti, şarap, çeşitli baharat ve hububat gibi yiyecek bedelleriyle saka ve hamal ücretleri yer almaktadır. Ayrıca aynı elçilik heyetine verilen bir ziyafette de otuz iki çeşit yiyecek için 22.855 akçe ödenmiştir (Barkan, IX/13, s. 141-142).

Dâimî elçi ile muvakkat elçilerin kalma süreleri birbirinden farklıydı. Dâimî elçiler genellikle üç yıl civarında ikamet ettikleri halde fevkalâde elçilerin İstanbul’da işlerini tamamlayıp dönmeleri çok farklı süreler içinde olurdu. Bazan süresi biten elçi ile yeni gelen elçinin son merasim ve ziyaretleri birlikte ifa edilirdi. Ayrıca Avrupa devletlerinin İstanbul’da mukim elçileri varken ortaya çıkan bir meseleyi âcilen görüşmek üzere bir fevkalâde elçinin gönderildiği de vâki idi. Çok defa kalabalık bir maiyetle gelen elçilik heyetlerinin her türlü masrafını devlet karşıladığından bunların uzun süre kalması istenmezdi. Özellikle münasebetlerin daima düşmanca bir hava içinde bulunduğu İran’ın gönderdiği elçilik heyetlerinin kalabalık gelmesini devlet de halk da pek hoş karşılamazdı.

XV. yüzyıl sonları ve XVI. yüzyıl başlarında Avrupa’dan gelen elçiler, saraya da yakın olduğu için Eminönü’nde, Bizans’ın son dönemlerinde Venedikliler’in oturduğu mahallede ağırlanmışlar, sonraları ise Çemberlitaş’taki Elçi Hanı’nda misafir edilmişlerdir. Burada ayrıca doğudan gelen elçiler de kalıyordu. Bu dönemde Venedik, Fransa ve İngiltere Pera’da (Beyoğlu) birer elçilik binası temin etmişlerdir. XVII. yüzyılda Pera’da sefaret binası olan devletler Fransa, İngiltere, Venedik, Hollanda ve Cenova idi; bunlardan Fransa ve Hollanda’nın binaları kendilerine aitti (Mantran, 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul, I, 79). XIX. yüzyılda ise Batılı devletlerin Boğaziçi’nin Rumeli sahillerinde çok geniş araziler içinde yazlık sefârethâneleri vardı.

Yabancı devletlerin Osmanlı Devleti’ne gönderdiği muvakkat elçilerin cülus tebriki, savaş halinde oldukları devlete karşı yardım talebi, yıllık cizyenin takdimi, antlaşma şartlarının müzakeresi gibi vesilelerle geldikleri bilinmektedir.

Muvakkat elçilerin her zaman İstanbul’a gelmeleri gerekmez, bazı hallerde serhad eyaletlerinin beylerbeyileriyle görüşerek özellikle sınır ihtilâflarını müzakere ederlerdi. Şah Abbas’ın elçisi Kasım, Tebriz ile Erdebil arasındaki Serav’da Halil Paşa ile görüşmüş ve Serav Musâlahası’nı karar altına almalarından sonra İstanbul’a giderek antlaşmayı tasdik ettirmişti (Dânişmend, III, 275, 276). İstanbul’daki dâimî ikamet elçileri ise bu nevi geçici görevleri ifa etmenin ötesinde siyasî, ticarî, hukukî ve kültürel pek çok faaliyeti yürütmüşlerdir. Osmanlı Devleti ile yabancı devletler arasında yapılan antlaşmalarda elçilerin kendi ülkesinin siyasî, ticarî ve hukukî işlerini hangi usuller çerçevesinde takip edeceği belirtilirdi. Antlaşma metinlerinde buna dair pek çok madde ve bent bulunmaktadır (bk. Muâhedât Mecmuası, I-V, tür.yer). Venedik, İngiltere, Fransa, Avusturya, Hollanda gibi devletlerin yüzyıllardan beri payitahtta bulunan elçileri, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış politikasının dayandığı temel prensipleri, kurumlarını, devlet adamlarını ve zaaflarını, saray ve dışındaki etkili çevreleri, kimlerle nasıl temas kurulacağını tesbit etmişler ve ona göre politika üretmişlerdir. Dâimî elçilerin ülke topraklarında bilgi toplamak ve hatta casusluk yapmak gibi faaliyetlerde bulundukları görülmüştür. Meselâ 1591 yılında gelen Avusturya fevkalâde elçisi Frederic Kregwitz’in bu sırada Türkler’in Macaristan’a büyük bir sefer hazırlığı içinde olduğunu bildiği ve bu konuda istihbarat elde edebilmek için bazı saray görevlilerini ve özellikle valide sultanı çok değerli hediyelerle memnun ederek kocası III. Murad’dan duyduğu bazı bilgileri yahudi Kera Kadın’a söylemesini sağladığı Wratislaw’ın hatıratından öğrenilmektedir (Anılar, s. 91-92). Bunlar bazan kendi aralarında Osmanlılar’a karşı gizli ittifak oluştururlar, bazan Osmanlı Devleti ile üçüncü bir devlet arasındaki ihtilâflarda aracı olurlardı. Karlofça Antlaşması ile sonuçlanan (1699) Osmanlı – Avusturya Savaşı’nı, Batılı devletlerin İstanbul’daki daimî elçilerinin kendi ülkelerinin menfaatlerine uygun bir şekilde sona erdirebilmek için çeşitli mahfillerde faaliyet gösterdikleri bilinmektedir. İngiltere ve Hollanda elçileri iki taraf arasında barışı sağlamak için çalışırken Fransa elçisi Ferriol, muhtemel bir Avusturya ittifakı karşısında Türkler’in Macaristan’ı ilhakını kendileri için uygun görmüştür (Dânişmend, III, 483-485), 1688-1699 yıllarında Hollanda elçisinin Bâbıâli ile düşmanları arasında arabuluculuk yapma çabaları da dikkat çekicidir (Erdbrink, III, 1593-1597). İngiltere ve özellikle Fransa daimî elçilerinin Osmanlı seferlerine katılma geleneği de bulunmaktadır (Selânikî, s. 658). Bunlar XVI-XVII. yüzyıldaki çeşitli seferlerde yetkililerle birlikte olmuşlar ve yol boyunca onlarla görüşüp fikir beyan etmişlerdi.

1597’de İstanbul’a gelen Venedik elçisine ilk defa divanda ziyafet verilmişti. Selânikî bu münasebetle, 1571 İnebahtı felâketine kadar Eflak, Boğdan, Dubrovnik elçileri gibi Venedik elçilerine de ziyafet verilmediğini belirtmekte, hatta Venedik elçisinin masrafları karşılamak üzere 1000 altın teklif ederek kendisine de ziyafet verilmesini istediğini bildirmektedir. Elçiler Dîvân-ı Hümâyun’a geldiklerinde vezirlerin ayağa kalkması kanundu; onlara uyarak kazaskerlerin de kalkmaları âdet olduğu halde Anadolu Kazaskeri Kuş Yahya Efendi Venedik elçisi için ayağa kalkmayı reddetmişti (Selânikî, s. 66). İkamet elçilikleriyle Bâbıâli arasında belli bir irtibat vardı; elçiler bazan sadârete davet edilip özellikle Avrupa’nın durumu hakkında bilgi alınabilir veya kendilerine bazı konularda talimat verilirdi (Kurat, Türk-İngiliz Münâsebetlerinin Başlangıcı ve Gelişmesi, s. 79, 92-103).

Elçilerin Bâbıâli ile görüşmeler yapmasının belli usulleri vardı. Buna göre elçi tercümanını Bâbıâli’ye gönderip reîsülküttâb efendiyle bir mesele hakkında görüşme talebinde bulunurdu. Durumdan padişah da haberdar edilip karşılıklı görüşme sağlanırdı. Görüşmede kazasker, İstanbul kadısı ve başka yetkililerin bulunduğu da olurdu (Vâsıf, s. 58).

Dâimî elçiler, Osmanlı Devleti’nin o günlerdeki durumu hakkında çeşitli yönlerden düzenledikleri ayrıntılı raporları bazan şifreli, bazan da normal yazı ile ülkelerine gönderirlerdi. Venedik ve Avusturya elçilerinin raporları Türk tarihinin en zengin yabancı kaynaklarındandır. Çeşitli siyasî ve dinî konularda rapor gönderme faaliyeti, özellikle İngiliz elçi ve konsolosları arasında giderek artan bir alışkanlık haline gelmiştir. İngiliz ve Fransız elçileri bazı önemli konularda Bâbıâli’ye de raporlar vermişlerdir. Meselâ Mecelle yerine “code civil”in benimsenmesi konusunda Fransız büyükelçisi De Bouree’nin çeşitli raporlar yazması ve Âlî Paşa ile birlikte gayret göstermesi buna bir örnektir. Bu raporlarda elçiler her zaman kendi ülkelerinin çıkarını ön planda tutmuşlardır. Dâimî elçilerin İstanbul’daki faaliyetleri sırasında ülkelerinin menfaatlerini korumak için fetva kurumundan dahi faydalandıkları görülmektedir. Meselâ Avusturya elçisi, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın 1682-1683 Viyana seferini önleme yolundaki gayretleri sonuç vermeyince son çare olarak Şeyhülislâm Çatalcalı Ali Efendi’ye başvurarak, “İslâm şeriatı üzere boğazına bez bağlayıp aman dileyene kılıç kalkar mı, üzerine sefer câiz midir?” diye fetva istemiş ve câiz olmayacağına dair aldığı fetvayı sadrazama göstermişse de bir fayda sağlamamış, hatta paşa elçiyi göz hapsine aldırmıştır. Elçiler ve maiyetlerinde bulunan görevliler şikâyetlerini cuma selâmlığı sırasında sundukları arzuhal ile padişaha iletebilirlerdi.

Karşılıklı diplomasinin en önemli kurallarından olan mübâdele ve mütekabiliyet hediye sunma, elçi ve maiyetinin seviyesi, personel sayısı, elçilerin saraya kabulü, buluşma yerleri vb. konularını kapsıyordu. Modern diplomasinin de temel kavramlarından olan mübadele ve mütekabiliyet için dikkate değer bir örnek, Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan (1774) sonra antlaşmayı tahkim için Osmanlı elçisi Abdülkerim Paşa ile Rus elçisi Repnin’in İstanbul ve Moskova’dan mütekâbilen yola çıkmalarıdır. Mübâdele Hotin’de oldu ve iki taraftan top atışları yapıldı. Her iki elçinin de İstanbul ve Moskova’da yapılan merasimlerle müzakereleri etraflıca anlattıkları günlükler, mütekābiliyeti en kapsamlı biçimde ifade eden birer kaynak niteliğindedir (EI² [İng.], VII, 275-276).

Elçilerin, bulundukları ülkelerde gösterdikleri faaliyetler hakkında kaleme aldıkları “sefâratnâme” denilen yazılar, düzenledikleri raporlar ve tuttukları günlükler son derece önemlidir. Ancak gerek 1793 öncesi değişik Avrupa ve Asya ülkelerine gönderilen fevkalâde elçiler, gerekse 1793 sonrasında bazı büyük merkezlere tayin edilen daimî elçiler hâtırat ve sefâretnâmelerinde, Osmanlı diplomasi tarihine ışık tutacak ve yön verecek müzakere ve görüşmeleri devlet sırrı sayarak yazmamışlar, bunun yerine seyahatleri sırasında yol boyunca gördüklerini, gezdikleri yerleri, katıldıkları merasimleri vb. anlatmışlardır. Bu durum, Avusturya elçilik mensuplarından Gerlach hariç Osmanlı ülkesine gelen yabancı devlet elçileri açısından da pek farklı değildir. Hâtıratlarında İstanbul’un güzelliklerini, cami ve sarayların ihtişamını, halkın sosyal ve ekonomik durumunu ve idarî yapıyı etraflıca anlatan bu elçiler yaptıkları görüşmeler hakkında bilgi vermemişlerdir. Bu yüzden meselâ Zitvatorok barış görüşmeleri etrafında dönen entrikalar gibi önemli konularda bilgi bulabilmek mümkün olmamaktadır (Tebly, s. 230-232). Faik Reşit Unat Osmanlı Sefirleri ve Sefâretnâmeleri adlı eserinde Osmanlı elçilerine ait sefâretnâmeleri kısmen metinleri, bulundukları kütüphaneler, neşirleri, üzerinde yapılmış olan çalışmalar açısından etraflıca incelemiştir.

Diplomatik temsilciliklerle ilgili ilk düzenleme 1815 Viyana Kongresi’nde yapılmış, 1818 Aix-la-Chapelle Protokolü ile yeni hükümler benimsenmiştir. Osmanlı Devleti’nin de benimsediği bu düzenlemelere göre büyükelçi, ortaelçi ve maslahatgüzar olmak üzere üç derece kabul edilmiş, 1818’de ise ortaelçilikle maslahatgüzar arasında “mukim elçi” statüsü kabul edilmiştir. Daha sonraki bazı toplantılarda devletler arası uygulamanın nasıl olacağına dair kararlar alınmış ve burada mütekābiliyet iyice yerleşmiş, karşılıklı iki devlet arasındaki diplomatik temsilciliklerin eşit ve aynı seviyede olması esas alınmıştır. Bu arada büyükelçi ve elçilerin devlet başkanları seviyesinde, maslahatgüzarların ise dış işleri bakanları seviyesinde itimatnâmelerini götürmeleri esas olmuştur. Elçilerin bulunduktan ülkelerdeki görevleri müzakere, müşahede ve himaye olmak üzere başlıca üç noktada toplanmıştır. Müzakere iki devlet arasındaki işlerin yürütülmesi, münasebetlerin geliştirilmesi, anlaşmazlıkların çözümü, devletinden gelen notların bulunduğu ülkeye ulaştırılması, bulunduğu ülkenin notlarının da kendi ülkesine gönderilmesidir. Müşahede görevi bulunduğu ülkedeki siyasî, iktisadî, teknik gelişmeleri ve yenilikleri kendi ülkesine yazmak ve anlatmaktır. Himaye ise yabancı ülkelerde bulunan kişilerin hak ve menfaatlerinin o ülkedeki elçi tarafından korunmasıdır.

Gönderen ve gönderilen ülkeler arasında gidecek temsilcinin karşılıklı muvafakat içerisinde gönderilmesi ve benimsenmeyen bir temsilci olduğu zaman “istenmeyen kişi” (persona non grata) ilân edilerek geri çekilmesi temin edilmiştir. Elçilerin ve elçiliklerin dokunulmazlığı ve sahip olduğu her türlü imtiyaz teminat altına alınmıştır.

Mehmet İpşirli

 

Kaynak
1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.