Düşünce

Hashtag Edebiyatı

“İnsanî gerçekliğe ilişkin modern çağın ortaya attığı bilgi iddiaları ve mükemmellik istenci hiç beklenmedik trajik sonuçlar doğurdu; bunlar söz konusu iddiaları maskaraya çeviren sonuçlardı.” – Michel Foucault

Bana göre usta bir editörün, bir kitabı kolaylıkla okuyup üzerine konuşabilmesi kadar yerinde ve –ne yazık ki- doğru tespitleri olan ünlü sosyolog, düşünür Foucault’nun ; 30 yıl kadar önce aramızdan ayrılmış olmasına rağmen, modernizm ve/veya modernleşme süreci ile ilgili söyledikleri bugün için de hala geçerli. Bu demektir ki ortada hala halledemediğimiz, öğrenemediğimiz veya belki de sindiremediğimiz bir şeyler var.

Modernizm, bazen “çağın getirisi” bazen “devletlerin projesi” şeklinde karşımıza çıkabiliyor ama her ne şekilde anılırsa anılsın, yeni bir insan ve toplum modeli tasarladığı apaçık ortada. Bu tasarının bize sunulması ve/ veya empoze edilmesi için teknoloji, eşsiz bir silah. Bugün hemen her yaştan insanın kolaylıkla ulaşabildiği sosyal medya siteleri, televizyon programları, diziler, filmler vs. bizi ister istemez etkiliyor. Okuduklarımızı, izlediklerimizi hayatımızda bir yere yerleştirmeye, onlar gibi olmaya çalışıyoruz fakat bu çabalarımız ne kadar doğru sonuçlar veriyor? “Birileri gibi olmak” konusunda ne kadar başarılıyız ya da başarılı olmalı mıyız?

İzlediklerimizden, takip ettiklerimizden, okuduklarımızdan kendimize bir şeyler katmamız mı yoksa sünger gibi önümüze ne konsa çekmemiz mi daha doğru, bu soruyu hiç soruyor muyuz kendimize?

Son zamanlarda edebiyata karşı ilginin arttığı, özellikle gençlerin sahafları doldurduğu, kitapların ilk baskılarını aradığını övgü ve heyecanla anlatan bir haber okudum geçen gün bir gazetede. Evet doğru, sosyal mecralarda paylaşılan fotoğraflara ve paylaşılan alıntılara bakılırsa, hakikaten okumaktan kendini alamayan bir nesil olmalıyız. İkinci Yeni’nin neredeyse ikinci baharı yaşadığını, Oğuz Atay’ın nihayet anlaşıldığını düşünebiliriz fakat bunları bir kenara koyup; muhtelif sayıda yazarımızın ve özellikle şairimizin yazmaya tenezzül dahi etmeyeceği şeyleri onların adı altında veya arkasına sığınarak, bilerek yahut bilmeyerek ortalığa saçan da, “aynı adlı eserinden uyarlanan” dizilerin “çok tutulduğu için kitabının basıldığını” düşünen de yine aynı nesil ne yazık ki…

İnternetin her yere, herkese ulaşması, kolayca ulaşabiliyor olması hem iştahımızı açıyor hem de her şeye fazla bir çaba gerekmeden ulaşmamızı sağlıyor. Hatta “Artık eskisi gibi senelerce okumanıza, araştırmanıza gerek yok. Bir tık’la her şey elinizin altında” konulu reklamlarla kendi kendimizin kalesine dizi dizi gol atıyoruz. Bize sunulan teknolojiyi; kendimizi geliştirmek için değil de, “olmamız gerektiği gibi olmak” için kullanıyoruz. Çok okunan kitapların fotoğraflarını çekip; edebiyat aşığı, spor ayakkabılarımızı çekip; sağlıklı yaşıyorum mesajını verebiliyoruz. Gündemde tartışılan konular hakkında dakikalar içinde araştırma yapıp, konunun uzmanı gibi uzun uzun kritik edebiliyoruz. “Trend” yerlere bakıp oralarda yiyor, ne yediğimizi muhakkak paylaşıyoruz. Hangi saç modaysa onu yaptırıyor, ne modaysa onu alıyor ve herkes aynı şekle girdikten sonra, herkesin aynı olduğu üzerine, aynı yerde, aynı kalıplarla eleştiriler yapıyoruz. Kendi yağımızda kavrulmaktansa; yanıyoruz. Şatafatlı düğünlerdeki; içi karton, dışı krema, çok katlı pastalar gibi olmaya başladık gittikçe. 20. Yüzyılın nimetini, elimize kolumuza zincir vurup gezdiriyoruz yanımızda. Özgür ve özgünleştiğimizi düşünerek; kör köleler halini alıyor ve bunu parlak geleceğimiz olarak görüp, kuyruklara girerek hayatımızın merkezine oturtuyoruz.

Sosyal medya, o kadar hayatımızın içinde ki; artık kendine has bir dili ve normları var. Örneğin karşı cinse, onunla ilgilendiğini belli etmek için “favoriye almak”, ilişkini kestiğin birini “takibi bırakmak” la cezalandırmak gibi… Birkaç sene öncesine kadar hiçbir anlamı olmayan bir sürü şey, artık ilişkilerimizi bitirmemize veya başlamamıza, nasıl giyinip, nasıl konuşacağımıza kadar her şeyimize müdahale edebiliyor. Tabi bunu başımıza dikilen bir Fransız mürebbiyesi yaptırmıyor; hayatımızdaki her şeyi paylaştığımız fakat belki yüzünü dahi görmediğimiz yüzlerce insan yapıyor. Mahremiyetimizi kaybediyoruz ve artık bunu normal karşılıyoruz çünkü hali hazırda sindiremediğimiz ve/veya kavrayamadığımız “modern yaşamın” yanı sıra, bize yabancı olan, bizden olmayan bir başka dili de benimsemeye çalışıyoruz. Öyle ki, burada yargılarımızı değiştiriyor, popüler olduğu için bir şeyleri seviyor ve parıltısını kaybettiği zaman unutuyoruz. Yeni kurallar, yeni tanımlar, yeni sınıflar yaratıyor ve dışarıda kalanları başkalaştırıyoruz.

Sosyal medya; insanın yalnızlık korkusunun, beğenilme açlığının, aidiyet duygusunun ve diğer tüm zaaflarının afyonu halini aldı. İnsanın kendini milyonlarca insan arasında soyutlayıp, görünmez olmasını sağlayarak dışlanma ihtimalinden uzaklaştırdı fakat, bunun yanında özgünlüğünü ve asıl benliğini de ele geçirdi ne yazık ki. Freud’un öne sürdüğü üst aklın artık internet olduğunu varsayarsak; geleceğin nasıl olacağı ile ilgili bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz veya distopyalarda okuduğumuz “Robotlar Dünya’yı ele geçirecek.” efsanesinden çok da uzakta değiliz sanıyorum.

Beyza Akatürk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.