Nedir?

Çevre Hukukunda Hukuki ve Cezai Sorumluluk Nedir?

Çevre tahribi ve ekosistem dengesindeki bozulmanın temelinde birçok neden yatmaktadır. İnsan ve hayvan popülasyonlarının aşırı artışından yanardağ patlamasına kadar bir seri sebepten kaynaklanan bu sorunlar içinde, en fazla tahrip edici olanı ise insan faaliyetleri sonucunda oluşanlardır. Çevre zararlarından sorumlu olunup olunmayacağı, eğer sorumlu tutulacak birileri varsa kimin sorumlu olacağı, bu sorumluluğun niteliği ve sınırları ile sorumlu tutulan kimselere uygulanacak yaptırımlar, çevre hukukunda “hukuki sorumluluk” ve “cezai sorumluluk” kapsamında ele alınmaktadır. Ülkemizde çevreye verilen zararlardan sorumluluğun yeterince olgunlaşmadığını, mevcut düzenlemelerin yetersiz olduğunu ve birçok noktada mevzuat boşluğu olduğu bilinmektedir. Çevreye zarar veren fiillerden doğan hukuki sorumluluğun daha iyi anlaşılması için öncelikle kimlerin sorumlu olmaları gerektiğini ve daha sonra bunların kaynaklarını ortaya koymak uygun olacaktır. Çevre hukukunda, hukuki sorumluluğu bulunanlar deyince öncelikle akla gerçek şahıslar gelmektedir. Gerçek kişiler, çevreye verdikleri zararlardan hem haksız fiil hükümleri hem de kusursuz sorumluluk hükümleri uyarınca sorumludurlar. Burada kişilerin hem kendi fiillerinden hem de başkasının fiilinden doğan (adam çalıştıranın sorumluluğu) sorumlulukları vardır. Gerçek kişilerin yanında, özel hukuk tüzel kişilerin de hem haksız fiil hem de kusursuz sorumluluk hükümleri çerçevesinde sorumlu olduklarını kabul etmek gerekir. Çevreye zarar vermesi muhtemel eylemleri yapanlar yalnızca yukarıda belirtilen gerçek ve özel hukuk tüzel kişileri değildir. Bunların yanında, kamu hukukuna tabi kamu çalışanlarının ve kamu kurumlarının da çevreye önemli ölçüde zarar verdiklerini görmek mümkündür. Bunların hem aktif olarak yaptıkları fiillerle hem de görevlerini ihmal etmek suretiyle çevreye zarar verdiklerini ve hukuku sorumluluklarının doğduğunu söyleyebiliriz.

1. Çevre Hukukunda Hukuki Sorumluluk

Sorumluluk, bir etkinlik ya da eylem sonucunda otaya çıkan zarardan kimin sorumlu olduğunu gösteren, bu amaçla zarar görenin zarar verene karşı zararın giderilmesini talep hakkını düzenleyen normlar bütünüdür. Bu doğrultuda, sorumluluk kavramı en geniş anlamıyla bir kişinin başkasına verdiği zararı giderme yükümlülüğüdür. Hukuksal sorumluluğun çevre korumada oldukça geniş bir uygulama alanı vardır. Zira, çevreye zarar veren hareketlerin çok çeşitli olması, bunlardan sorumlu olmanın sınırlarını da oldukça genişletmektedir. Dünyanın değişik ülkelerinde ve bu arada Avrupa Birliği ülkelerinde farklı sorumluluk sistemlerinin uygulanmakta olması, ülkeler arasındaki rekabet koşullarında eşitsizlikler yaratabilmektedir. Bunun sonucu olarak, kimi ülkelerde sanayiciler yol açtıkları zarar karşılığında hiçbir ödeme yapmazken, başkaları bu ödemeleri yapmak zorunda kalmaktadırlar. Hukuki sorumluluk ile ilgili mevzuatta bir uyum sağlamak bu yönden önem taşımaktadır. Devlet çoğu kez çevre mevzuatının gereklerini yerine getirmekte başarısız olduğu gibi, kimi zaman kendisi de kirletebilmektedir.

Çevre hukukunda hukuki sorumluluğun kaynakları;

1. Çevre kanununun kusursuz sorumluluğa ilişkin hükümleri,
2. Medeni kanunun kusursuz sorumluluğu düzenleyen komşuluk hukukuna ait hükümleri ve
3. Borçlar kanununun haksız fiil sorumluluğu ile ilgili hükümleri.

Bunun yanında sair özel kanunlarda düzenlenmiş bulunan hukuki sorumlulukla ilgili düzenlemelerin de olduğunu vurgulamak gerekir. Uygulama sırası açısından ise, ilgili kanunlarda daha özel bir düzenleme yer almıyorsa veya her hangi bir hüküm bulunmaması halinde medeni kanunda yer alan düzenlemelerden yararlanılacağını ve bu hükümlerin bir nevi joker hüküm olarak çevre korumada uygulanacağını söylemeliyiz. Aynı şekilde haksız fiil hükümlerinin ve adam çalıştıranın sorumluluğunun da aynı çerçevede değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Çevre kanununda yer alan hükümlerin aynı konuda medeni kanunda yer alan hükümlere göre öncelikli olarak uygulanacağını, çevre kanununda hüküm bulunmaması halinde medeni kanun hükümlerine gidileceğini ayrıca vurgulamak gerekir. Hukuki sorumluluk, başlıca iki kaynaktan ya komşuluk hukuku ile ilgili düzenlemelerden, ya da haksız fiil sorumluluğundan doğmaktadır. Çevre hukukunun henüz ortaya çıkmadığı zamanlarda çevreye verilen zararlar komşuluk hukuku kuralları ile giderilmeye çalışılmıştır. Mevzuatımızda komşuluk hukuku kuralları Medeni kanunumuzda düzenlenmiş olup diğer ilgili kanunlarda hüküm bulunmayan hallerde başvurulacak hükümleri içermektedir. Medeni kanunun 737’nci maddesine göre; “herkes, taşınmaz mülkiyetinden doğan yetkileri kullanırken ve özellikle işletme faaliyetlerini sürdürürken, komşularını olumsuz şekilde etkileyecek taşkınlıktan kaçınmakla yükümlüdür.” Komşuluk hukuku kuralları esas itibarıyla iyi niyet düşüncesine dayanmaktadır. İyi niyet kurallarının dışına çıkılması nedeniyle ortaya çıkan olumsuz sonuçların giderilmesi amaçlanmaktadır. Şu halde, herkes taşınmazlarını kullanırken komşularına zarar vermemeye özen göstermek ve bu yükümlülüğü yerine getirmek için davranışlarını kontrol altına almak zorundadır. Maddede yer alan düzenlemelerin çevre korumada uygulanacağı da muhakkaktır. Komşuluk hukuku kurallarına göre, taşınmaz mal sahipleri taşınmazlarını kullanırken hem komşularına hem de onların taşınmazlarına zarar vermemeye özen göstermek zorundadır. “özellikle, taşınmazın durumuna, niteliğine ve yerel adete göre komşular arasında hoş görülebilecek dereceyi aşan duman, buğu, kurum, toz, koku çıkaracak, gürültü veya sarsıntı yaparak rahatsızlık vermek yasaktır.” Buradaki komşuluk kavramı, birbirine bitişik olma sınırını aşacak şekilde geniş yorumlanmaktadır. “… bir gayrimenkulün kullanılmasından, bir diğeri mevkii ve durumu dolayısıyla herhangi bir biçimde etkileniyorsa, bu iki gayrimenkul arasında komşuluk münasebeti vardır.” Örneğin, bir kimsenin yerleşim yeri içinde mezbaha işletmesi ve atıklarından kaynaklı kötü kokuyu çevreye yayması halinde, bitişik olmadığı halde yakınında bulunan ve hatta biraz uzakta olmasına rağmen atıklardan zarar gören taşınmaz malikleri de komşu sayılacaktır. Fakat özellikle duman, is gibi kirlilik türlerinden etkilenen taşınmazları ve dolayısıyla hangi taşınmazın komşu sayılacağını belirlemek kolay olmayacaktır. Maddede yer alan düzenleme, “komşuları olumsuz şekilde etkileyecek taşkınlıktan” söz etmektedir. Bu taşkınlığın kapsamını, hem komşuları olumsuz etkileyen hem de komşuların gayrimenkullerini etkileyen taşkınlık olarak anlamak gerekir. Bunun çevre koruma açısından anlamı şudur. Çevre hukukunun kapsamı hem insanların sağlıklı bir çevrede yaşamalarını hem de doğal dengenin ve ekosistemin dengesinin korunmasını içine almaktadır.

İnsanlar daha çok kirlilikten etkilendikleri ve kanunun yürürlük tarihi itibarıyla çevre sorunundan ziyade çevre kirliliği sorunu yaygın olarak bilindiği için kirlilikle ilgili zararlar düzenlemenin özünü oluşturmuştur. Şu halde, komşuları etkileyen taşkınlar deyince onlara zarar veren kirlenme vb. gibi kirlenme kökenli ve sağlığa zararlı taşkınlar akla gelmekte iken komşuların taşınmazlarını etkileyen ve fakat komşuları etkilediği pek kolayca ileri sürülemeyecek olumsuzlukları da kapsadığını kabul etmek gerekir. Örneğin, daha üst tarafta bulunan taşınmaz sahibi akan suyu keser ve bu nedenle aşağıdaki taşınmazda yer alan bir sulak alan kurursa, bu durumda aşağıdaki taşınmazın sahibi bir zarar görmüş olmaz, hatta bundan, bataklığın kurutulması nedeniyle elde edeceği yeni ekim alanı dolayısıyla fayda dahi emiş olduğu söylenebilir. Oysa çevre koruma açısından olaya baktığımızda doğal bir ekosistem parçası bataklıktaki hayat birliği yok edilmiş olmakta, bundan dolayı da bitki ve hayvan türlerinin zarara uğraması nedeniyle de bir çevresel zarar ortaya çıkmaktadır. Şu halde komşuluk hukuku kurallarına uyulmaması nedeniyle komşuların zarar görmesi sonucu ortaya çıktığı gibi komşu zarar görmediği halde yine bir çevresel zararın ortaya çıkması söz konusu olmaktadır. Diğer bir deyişle komşunun uğradığı zarar ile çevresel zarar her zaman örtüşmemektedir. İkinci olan haksız fiilden doğan sorumluluk, kusura dayanan sorumluluktur. Bir kimsenin çevreyi kirletmekten dolayı hukuken sorumlu tutulabilmesi için, o eylemi kusurlu olarak yaptığının (yani kasıt ya da taksir ile işlediğinin) kanıtlanması gerekir. Kanıtlama yükünün zarar görene ya da zarar gördüğünü iddia edene düşmekte olduğu hukukun genel ilkelerindendir. Kuşkusuz, sorumluluğun kusur koşuluna bağlanması kimi sorunlar yaratmaktadır. Bunlardan biri, kusurun kanıtlanmasının kolay olmamasıdır. İkincisi de, kusur olmaksızın da çevreye zarar verilebileceği gerçeğidir. Bu güçlükler zararın karşılanmasında adaletsizliklere yol açabilir. Kirlilik olgusu, nasıl olsa kusurun da var olduğunun varsayılmasına yol açarak “fiili karine” oluşturduğu için kanıtlama yükümlülüğü zarar verene bırakılmıştır. Yani zarar veren olayda kusurunun bulunmadığını kanıtlamalıdır ki, kendisini hukuki sorumluluktan kurtarabilsin. Nitekim Çevre Kanununun 28’inci maddesinde “çevreyi kirletenler ve zarar verenler sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı kusur şartı aranmaksızın sorumludurlar. Kirletenin, meydana gelen zararlardan ötürü genel hükümlere göre de tazminat sorumluluğu saklıdır. Çevreye verilen zararların tazminine ilişkin talepler zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren beş yıl sonra zamanaşımına uğrar.” Uygulamada kusursuz sorumluluğun kapsamının ne ölçüde geniş tutulacağı konusu güçlük yaratmaktadır. Yasal açıdan kapsamın belirgin olması gerekir. Çok geniş ya da çok dar tutulmasının sakıncaları vardır. Geniş tutulması durumunda çok sayıda ekonomik sektör ağır mali yük altına girer. Dar tutulması durumunda da çevreye zarar vermenin önlenmesi güçleşir. Kusursuz sorumluluk alanının tehlikeli ve zehirleyici maddelerle sınırlandırılmasının bir çözüm olacağı düşünülmektedir.

Çevresel zarar

zarar, ekolojik zarar, doğal kaynak zararı) şeklinde iki boyu vardır. İlki çevresel bozulmadan kaynaklanan zararı; ikincisi ise insanlar için özel mülk oluşturma düşüncesi dikkate alınmaksızın, ekolojik yönden değeri olan çevresel varlıkların (ekosistemin bileşenlerinde, fonksiyon ya da ilişkilerindeki) olumsuz değişiklikleri gösterir. İlk kavram için en uygun ifade esasen bozulmuş çevre dolayısıyla zarardır. Bu bağlamda, zarar, eylemle sonuç arasındaki nedensellik, sorumlu kişi ve zarar gören kişi üzerinde kısaca durmakta yarar vardır.

1- Zarar; hukukun koruduğu maddi ve manevi varlıkların bunlara yapılan bir tecavüzün gerçekleştirilmesinden önceki ve sonraki durumları arasındaki farkı anlatır. Hem maddi hem manevi zararı içine alır. Çevre zararı ya da çevresel zarar geniş bir kavramdır, içinde ekolojik zarar da vardır. Örneğin, doğal çevrenin flora ve fauna gibi öğeleri, ekosistem bütünü, ekolojik süreçler, peyzaj değerleri, kültürel çevre ve güzel duygusal (estetik) çevre öğeleri çevresel zarar kavramının türlü öğeleridir.

2- Nedensellik bağı; zarar ile zarara yol açan kişinin eylemi arasındaki ilişkidir. Bir başka deyişle zarar kirletici etkinliğinin normal sonucu olmalıdır. Kuşkusuz bu ilişkinin kanıtlanması gerekir. Genel olarak bu ilişkinin varlığını kanıtlamak yükü zarar görenin yani davacınındır. Çünkü zarar birden çok nedenden ve kişiden kaynaklanabilir ve zarara bunlardan her birinin katkılarının ne olduğunu kanıtlamak kolay olmayabilir. Bu güçlük nedeniyle zarara yol açan olay ya da faaliyetin yeri veya niteliğine dayalı ya da ispat yükünü ve ölçütlerini değiştiren karineler kabul edilip davacıya bazı olanaklar tanınmaktadır. Davacıya tanınan usulü olanaklar: İspat yükü için mahkemede gereken gereken bilginin derlenebilmesinde bilgi edinme hakkı tanınmasıdır.

3- Zarar veren: sorumlu kişi; zararın ortaya çıktığı anda bu zarara yol açan etkinlik ya da olayı gerçekleştiren ya da zararı yaratan tesisi işleten kimsedir. Bunlar gerçek veya tüzel kişiler olabilir. Eğer belli bir çevre zararına birden çok kişi yol açmaktaysa, hepsinin zarardan sorumlu tutulması gerekir. Örneğin asit yağmurlarında ve yeraltı sularının kirlenmesinde pek çok kişi ve kuruluş rol oynamış olabilir.

4- Zarar gören; zarar görenin kim olduğu, kimin dava açabileceği konusuyla yakından ilgilidir. Kişiye ve mala verilen zararların dışında kalan çevresel zararlar için kimler dava açabilirler? Belli bir yerde çevreyi kirleten ve bozan bir tesisin kuruluş kararı aleyhine yalnızca o yörede yaşayanlar değil, aynı zamanda yakınında ve hatta uzağında olup da o tesisten etkilenecek olanlar da dava açabileceklerdir. Dolayısıyla kirlikten dolaylı olarak etkilenenlerin açtıkları davaları da mahkemeler kabul edebileceklerdir.

Ülkemizde dava açma yalnız kişilere tanınmıştır. Bunun dışında çevreci örgütler, Çevre Kanununun 30’uncu maddesinin verdiği yetki ile önce yönetsel makamlara başvurma, sonra da dava açma hakkına da sahip bulunmaktadır. Zararın giderilmesi, zarar gören çevrenin eski durumuna getirilmesi, zarar olasılığının önlenmesi ve yasaklama davaları da öne sürülebilecek başlıca istemlerdir. Bu konu ilgili maddede açık değildir. Sadece “Kirletenin, meydana gelen zararlardan ötürü genel hükümlere göre de tazminat sorumluluğu saklıdır” denilmekle yetinildiği görülmektedir.

2. Çevre Hukukunda Cezai Sorumluluk

Ceza hukukunun asıl işlevi suç işlenmesini en aza indirmek ya da tümüyle önlemektir. Bu amacı gerçekleştirmek için emir ve yasaklar koymakta ve yaptırımlar uygulanmaktadır. Çevrenin kirletilmesi ve bozulması nedeniyle mağdur olan toplum düzenini korumak ancak kamu gücüne dayanılarak çıkarılacak ceza normlarıyla sağlanabilir. Birincisi, çevrede bir kirlenmeye yol açan hukuka aykırı eylemin suç olarak değerlendirilebilmesi gerekir ki, ilgili hakkında cezai yaptırım uygulanabilsin. İkinci olarak da bu eylemin sonucunda çevreye bir zarar verilmiş ya da çevre için bir tehlike yaratılmış olmalıdır.

Ceza hukukunun genel ilkelerine göre yasal dayanağı olmayan suç olamayacağı için, o eylemin yasada suç olarak yer alması ve tanımlanması gerekmektedir. Uygulamada anlaşmazlık, karışıklık ve keyfiliklere yol açmamak için suçların tanımlanmasının yürütmeye bırakılmaması gerekir. Çevre kanununun 20’nci vd. maddelerde çevreye ilişkin idari nitelikteki suçlar ve cezai yaptırımları öngörülmüştür.

İdari nitelikteki cezalar: Cezai yaptırımlardan amaç suç işleyenleri cezalandırmak değil, yeniden suç işlenmesini önlemek olduğuna göre, cezaların caydırıcı olma nitelikleri üzerinde önemle durmak gerekir. Uygulamada bu bağlamda para cezalarının özgürlüğü bağlayıcı nitelikteki cezalara bir başka deyişle hapis cezalarına yeğlendiği görülmektedir. Hapis cezasına daha çok istisnai durumlarda para cezasının ödettirilmesi için bir zorunluluk olması durumunda başvurulmaktadır. Türk Ceza Kanununda da çevre suçları ile ilgili hükümler bulunmaktadır. TCK’nın 181/1. m. çevrenin kirletilmesi, 181/2. m. ülkeye izinsiz atık sokma, 183. m. gürültüye neden olma, 184. m. imar kirliliğine neden olma, 172. m. radyasyon yayma, 174. m. tehlikeli maddelerin izinsiz bulundurulması, 185. m. sulara ve gıdalara zehirli madde katma suçlarını düzenlemiştir.

İster doğrudan ister dolaylı olarak kullanılsın, ceza hukukunu çevrenin tüm unsurlarını korumada kullanmak mümkün değildir. Kullanıldığı alanlarda ise etkin bir koruma sağlanması, kuvvetli bir yürütme otoritesinin bulunmasına, cezaların caydırıcı olmasına ve suçluların takibinin sıkı bir şekilde yapılmasına bağlıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.